Prof. Dr.Haydar Öztaş

Prof. Dr.Haydar Öztaş

Yazar

HASNEGÜL'E NE OLDU?

29 Nisan 2021 - 13:56


(Balkan Savaşları Sonrası Balkanlarda Yaşanan Türk Soykırımı, bunların Anadolu Ermeni ve Rumları Üzerine Olası Olumsuz Etkileri Hakkında Kısa Bir Değerlendirme)
Her şey 1474’te Fatih’in haşmetli veziri Gedik Ahmet Paşa’nın yönetiminde Sırp ve Rum devşirmelerden oluşan ordusu ile Taşeli Bölgesi yerle bir etmesi ile başladı. Gedik Ahmet Paşa kendisine verilen emir gereği bölgede “Taş üstünde taş, baş üstünde baş” bırakmadı. Sonraki yıllarda bölge halkının büyük kısmı Balkanlara, yeni fetih edilen topraklara sürgün edildiler.
Bölgede yüzyıllar boyunca 1873 Osmanlı-Rus savaşına kadar yaşayan halkın hayatı bir anda değişti. Bölgenin Ruslar tarafından işgali ile öteden beri faaliyet gösteren Bulgar ve Rum çeteleri tarafından topraklarından ve evlerinden Anadolu’ya doğru sürülmeye başladılar.
1912 Balkan Savaşı sonrasında bölgede yaşayan Türk ve Müslüman halka uygulanan sistematik soykırım sonucu Türkler ve Müslümanlar göçe zorlandı. Göç yollarında Sırp, Bulgar ve Yunanlılar tarafından tarihin en vahşi soykırımına uğradılar. Kaçabilenler ise yoksul Anadolu’nun değişik bölgelerinde yaşama tekrar tutunmaya çalıştılar.
Bu göçlerin Anadolu’daki yansımalarını Orta Toroslar’a kadar ulaşabilen bir göçmen (muhacir) ailenin yaşadıkları dramla anlatmaya çalışacağım.  Bu dönemde bölgede çok az sayıda Ermeni ve diğer gayrı Müslüm bulunmakta olup, yerel halkla uyum içerisinde yaşamaktadırlar. Ancak muhacirlerin bölgeye gelmeleri uğradıkları soykırımı ve zulmü anlatmaları ile her şey değişmeye başlayacaktır.
Balkanlardan bin bir güçlükle ayrıldıkları topraklar, Orta Torosların derinliklerine, benim köyüme (Büyükkarapınar) kadar gelip, buralara sığınan bir ailenin dramı çocukluğumdan beri beni hep derinden etkilemiştir. Her aklıma geldiğinde içimde tarifi imkânsız derin bir sızı hissederim
Bu hikaye ailenin zavallı kızı HASNEGÜL ve onun çaresiz ailesinin dramını içermektedir. 
Ermenek bölgesine gelen göçmenlerden bizim köye yerleştirilen Hasnegül’ün ailesi köylüler tarafından bir köyün birazcık dışındaki büyük kara dut ağacının altında kurulan bir çadıra yerleştirilir (büyük ihtimalle bu çadır aileye Kızılay tarafından verilmiş olması gerekir).   Rumelili göçmen aile tamamen yabancısı oldukları bu topraklarda köylülerle beraber yaşamaya gayret ederler, ancak bölge halkının da kendilerine verebilecek, yardım edebilecek fazla bir şeyi yoktur. Dönem kıtlık, yokluk ve ölüm dönemidir.
Bir gün zor şartlarda yaşayan ailenin 7-8 yaşlarındaki biricik kızı HASNEGÜL hastalanır, gün geçtikçe sararır solar. Artık Hasnegül’ün ölümü kaçınılmazdır, ancak  ne zaman ve nasıl… Bilinmemektedir.
Bir gece tüm köylünün uykuya daldığı gecenin karanlığında Karadutun altındaki göçmen çadırların çığlıklar ve figanlar sesleri yükselir. Ailenin yürek dağlayan feryatları bir karabasan gibi köyün üzerine çökmüştür.
Köylüler, ellerine aldıkları çıra meşaleleri ile çadıra ulaşırlar ve zavallı aileyi teskin etmek için çok uğraşırlar, ancak olan olmuş, ateş düştüğü yeri çok derinden tamiri imkânsız şekilde yakmıştır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir,
 Sonraki günlerde aile tamamen içine kapanır ve bir gün  sonra sabah köylüler uyandıklarında Karadutun altındaki göçmen çadırını göremezler. Rumelili göçmenler köyden ayrılmış, bilinmeyen bir yöne doğru gitmişlerdir. Hasnegül bu bilmedikleri, aşina olmadıkları yaban ellerde kaybolup gitmiştir…
Aynı dönemde, aslen Ermenek’te ikamet eden, ancak bizim köyde dükkânları bulunması sebebi ile zaman zaman köyde yaşayan Serkis ve Nazar isimli iki Ermeni kardeş vardır. Her ikisi de esnaf olmaları sebebi ile köy halkı ile iyi ilişkilere sahiptirler. Hatta zaman zaman akşamları köyün erkekleri köy odasında toplandıklarında çoğunlukla Zaloğlu Rüstem’in, Hz. Ali’nin Hayber Kalesi’ni nasıl fetih ettiklerine destansı menkıbeleri beraber dinlemektedirler. Okuyucu heyecanla Zaloğlu Rüstem ve Hz. Ali’nin kılıcı ile düşmanı öldürmesini hayranlıkla anlatırken Serkis’in onlara “sizinkiler kılıçla adam öldürürken bizimkilerin eli, kolu bağlı mıydı” diye şaka ile karışık takıldığı bilinir.
Ancak, sonraki günlerde, Hasnegül’ün ölümünden ve Rumeli göçmenlerinin yürek dağlayıcı hikâyelerinden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bu olaylar köylülerde bir benlik duygusunun oluşmasına sebep olmuştu. Kendi kendilerine “bu insanlara, Rumeli halkına (Türklere), gayri Müslimler niçin zulüm etmişti,  bizimle beraber yaşayan gayri Müslümlerin de tüm bu olanlardan sonra bu topraklarda yaşamaya hakları var mı,” diye sorgulamaya başlamışlardı. Köyde Ermeni kardeşlere olan dostça ilişkiler zamanla soğumuş, Serkis ve Nazar’ a köylülerin dostça olmayan tutumları görülmeye başlamıştı.
Günlerden bir gün Serkiz köyde ölür. Şimdi soru şudur, “ tüm bu olanlara rağmen köye bir gayri Müslim gömülmeli midir, gerçe köyde bir gayri müslim mezarlığı da yoktur.
Eğer gömülecekse Serkis köyde nereye gömülecektir. Serkisin kardeşi Nazır kardeşinin köyün mezarlığının bir köşesine gömülmesini, köyün ileri gelenlerinden talep eder. Ancak tüm bu olanlardan sonra köylü bu teklifi kesinlikle kabul etmez, “ölülerimizin yakınlarına Serkis asla gömülmemeli” denir.
Sıcak yaz günleridir, ve Serkisin cesedi kokmaya başlamıştır, bir an önce bir yerlere defnedilmesi gerekmektedir.  Uzun tartışmalardan sonra köyün üst kısmında bulunan, ücra bir yere Serkis’in gömülmesine karar verilir ve Nazar bin bir güçlükle o bölgede bir mezar açtırarak kardeşini tek başına ağıtlar içinde oraya gömer.
Bu ücra bölge bugün de köyde “Serkisin Mezarı” olarak bilinir, ancak görünen ne bir mezar, ne de mezarla ilgili bir işaret mevcuttur.  1970’li yıllara Serkis’in gömüldüğü yeri bilen birkaç yaşlı halen yaşıyordu, bu dönemde define işleri ile uğraşan bazı gençler bu yaşlılardan birini bölgeye götürerek Serkisin mezarını ararlar. Tüm bu gayretler elbette amaçsız değildi, çünkü gömüldüğü zaman Serkis’in parmağında değerli taşlarla süslü güzel bit altın yüzük varmış… Onu aramak için bölgeyi kazmışlar ve sanırım sonunda mezarı ve yüzüğü bulmuşlar…
Yüzyıllarca müslüman ve Gayri Müslümlerin beraberce yaşadıkları bu topraklara fitne ve düşmanlığın tohumları Osmanlı-Rus savaşları ile atılmıştır. Fitili ise Balkanlardan gelen  Türk göçmenlerin kendilerine yapılan soykırım ve zulmü Anadolu halkına anlatmaları, onlarız perişan durununu gören Anadolu halkının durumdan vazife çıkarması olarak özetlenebilr.



 

Bu yazı 605 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Hasan ŞİMŞEK
    1 hafta önce
    Sayın Prof. Dr. Haydar Öztaş hocamızın bahsetitği Serkis ve Nazar' yörenin kalaycısı ve bakırcısıdır. Zanaatkârdırlar. Serkisi'in cenazesi taşınırken köylüler cenazeyi taşıyacak salı bile vermemişler, cenaze seyyar bir merdivenle taşınır ve mezara konulurken de merdivenden devirerek/atılarak yerine koyarlar. Bu olumsuzluğu yaşayan Nazar çok üzülür ve ertesi günü olanca alacağı olduğu hâlde köyü terk eder. Yaşlı köylüler böyle anlatırdı. Haydar Hocam iyi bir konuya temas etmiş. Gençlerin öğrenmesi açınıdan isabetli bir yazı.