Hulusi Oran

Hulusi Oran

Kral Çıplak

Virüs ve Toplumsal Cinnet Durumumuz

13 Mart 2020 - 17:21 - Güncelleme: 20 Mart 2020 - 19:29

Son günlerde tek gündemimiz haline gelen bilimsel adı Kovid-19 olan “korona virüsü” tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir cinnet haline dönüşmek üzere (galiba dönüştü bile).
 
Bu virüsün ortaya çıkış sürecine ve bizim hayatımızda yarattığı sonuçlarına geçmeden önce isterseniz grip hastalığına ilişkin bilimsel kanalların bize sağladığı sayısal sonuçlara bir göz atalım. ABD'de Hastalık Kontrol ve Önlem Merkezi verilerine göre “Amerika’da bu sene normal gripten 10 bin kişi hayatını kaybetti. En az 19 milyon kişinin gribe yakalandığı ülkede, 180 bin kişi de hastanede tedavi altına alındı.”
 
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre “Dünya genelinde her yıl 5 milyon civarında grip vakası ortaya çıkıyor ve bundan kaynaklı ölümlerin sayısı 650 bini buluyor.”
 
Frankfurt'ta doktorluk yapan Erdoğan Karatay: “Almanya'da normal gripten son bir yıl içinde 25 bin kişi öldü. Dünyada her yıl ortalama 400 bin insan gripten ölüyor.” açıklamasını yaptı.
 
Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) Başkanı Prof. Dr. Serhat Ünal: “Dünyada her yıl 1 milyar grip vakası meydana geliyor, 3 ila 5 milyon kişi bu hastalık nedeni ile hastaneye yatıyor. Bunlardan 300 ila 500 bini ölümle sonuçlanıyor.” diyor.

Bu sayılar bize gösteriyor ki yıllardır hepimizin tanıdığı ve kış mevsimlerinde bir çoğumuzun atlattığı normal grip vakaları da yaklaşık %1 ölüm oranı ile oldukça tehlikeli bir hastalık. Ne var ki bugüne kadar atlattığımız değişik grip türlerine karşı bir histeri nöbeti şeklinde tepki vermedik.
 
Peki ne oldu da korona karşısında giderek artan bir biçimde cinnet tepkisi veriyoruz?

Önce ABD Başkanı Trump’ın ağzından Amerika’daki korona sonuçlarına bir bakalım. Hastalığın yarattığı tehlikeyi önemsememekle suçlanan Donald Trump şöyle bir tweet attı: “Geçen yıl 37 bin Amerikalı gripten öldü. Yılda ortalama 27 bin ile 70 bin arasında kişi gripten ölüyor. Ve hiçbir şey kapatılmıyor, hayat ve ekonomi kaldığı yerden devam ediyor. Şu anda 546 tane doğrulanmış koronavirüs vakası var, bunların 22'si öldü. Bunu bir düşünün!”
Gerek Trump’ın verdiği rakamlar gerekse Çin başta olmak üzere diğer ülkelerden gelen rakamlar koronavirüsün öldürme oranının %2-3 arasında seyrettiğini gösteriyor.
Bununla birlikte koronavirüsün bulaşma oranı ve yayılma hızının oldukça yüksek olması açısından “İspanyol Gribi” olarak bildiğimiz 1918 grip salgını ile benzerlik gösteriyor.

Tedavi ve aşısı konusunda da İsrailli bilim insanları aşı çalışmaları kapsamında önemli yol kat ettiklerini duyururken bu konuda bir açıklama da Çin’den geldi. Çin’de Ulusal Sağlık Komisyonu’nun başkanı  Zhong Nanshan, Reuters’ın son dakika olarak duyurduğu haberine göre, salgının haziran ayında bitmesini beklediklerini söyledi. Nanshan, hastalarda enfeksiyon belirtilerinin tekrar görülme oranının da oldukça düşük olduğunu belirtti.

Şimdi bu bilgiler ışığında aklımızı evde bırakmış, sokakta deli dana gibi dolaşmamızın nedenlerine ve bu durumumuzun yaratacağı sonuçlara bir göz atalım.

Yanlış anlamaya neden olmamak için öncelikle belirteyim ki bir sağlık sorunu var ve bizim de çözüm üretmemiz lazım. Bireyler olarak kalabalık ve riskli ortamlardan uzak durmak, başta el, burun ve ağız olmak üzere temizlik ve hijyenine dikkat etmek gibi bilim insanlarının önerilerine uymak, sorumluluklarımızın başında gelmeli. Devlet ve kurumlar olarak da virüsün yaygınlaşmasını önlemek ve bulaşma durumunda gerekli tedavi olanaklarını sağlama sorumluluğu mutlaka çok önemli. Ancak bugün gelinen nokta bu sorumluluk sınırının ötesine geçip toplumsal cinnet sınırlarında.
 
Ben “AİDS” diye bildiğimiz kan ve cinsel ilişki yoluyla bulaşan HIV virüsünden bu yana karşılaştığımız bu tür hastalıkların doğal yollardan ortaya çıkıp yayıldığına inanmayanlardanım. Bence bu hastalıkların tamamı ya da pek çoğu laboratuvarlarda itina ile üretilip yaygınlaşabilmesi için uygun coğrafi ve sosyal alanlarda ortaya salınan biyolojik silah denemeleri. Bu düşüncem size “komplo teorisi” gibi gelebilir. Ama gerek hastalıkların ilk ortaya çıktığı yerler, gerekse sonuçlarından kimlerin yarar sağladıklarına baktığımızda bu iddiaların o kadar da paranoya ürünü olmadığını görürsünüz. Örneğin korona ilk başta tek başına “Çin’de ortaya çıktı.” diye bizlerde bir algı oluşturuldu. Ne var ki sonra bir baktık ki İran’ın Kum kentinde de çok uzun zaman önce ortaya çıkmış ve hatta İran Sağlık Bakanı'na kadar ulaşmış. Bildiğiniz gibi Kum kenti, İran’da bu ülkeyi yöneten mollaların yaşadığı bir kent ve Şii mezhebinin yönetim yeri yani bir anlamda Vatikan’ı. Bu düşüncemin detaylı gerekçelerine bu yazımda açıklama olanağım yok zira başlı başına bir yazı konusu. Burada sadece tüm dünyadaki toplumlar olarak gösterdiğimiz tepkinin yanlışlığını ve bu yanlışlığın nasıl başlayıp kimlere yarar sağladığına değinmeye çalışacağım.

Bir sorun yaşadığımızda, toplum olarak birilerinin bize, sorunun tarifini ve çözüm yöntemlerini dayatmalarına çok hazırız. Kendi aklımız ile sorunun gerekçelerini anlamaya çalışmak, bu sorun karşısında nasıl bir tutum takınmak için bilimsel yol ve yöntemler arayıp kendi aklımızla sonuca varmak gibi bir alışkanlığımız olmadığı için, birileri de çıkar her türlü yayın araçlarını kullanır ve bizim bu sorun karşısında tüm kontrolümüzü eline alır. Şu anda da olan durum aynen bu. Sürekli ölüm sayıları konuyor önünüze. Kimse hastalığa yakalananlardan kaç kişinin kurtulduğunu söylemiyor. Hastalandı denenlerin gerçekten korona olup olmadığı belli olmadan her ateşi olanı korona diye servis ediyorlar ve biz de zaten inanmaya dünden hazırız.

Muhteşem bir “toplum mühendisliği” senaryosu filmi çekiliyor ve bizler de bu filmin figüranları olarak, aslında deneyin kobayları tanımı daha doğru olur, rolümüzü çok güzel icra ediyoruz. Bir zamanlar, uçurumdan bir koyunun atlaması sonucunda arkasından tüm sürünün atladığı bir video vardı sosyal medyada. Şu anda bizler de o sürüdeki koyunlar gibi en öndeki koyunun ya da çobanın bizi istediği yere sürüklemesine izin veriyoruz.
Bugünkü cinnet durumu, aslında bu senaryonun yazanlarının bile ummadığı kadar güzel çalıştığını gösteriyor. Yarattıkları ölüm korkusu imparatorluğunun içinde şimdi diledikleri gibi ulusal ya da uluslararası alanlarda ekonomik düzenleme yapabilirler, piyasaları çıkarları doğrultusunda yönlendirebilirler, “Müjdeee, koronanın ilacını ve aşısını bulduk ama biraz pahalıya mal oldu!” diye piyasaya sürecekleri aşı ve ilaçları diledikleri fiyata satabilirler, kendilerine kafa tutan ülkeleri diledikleri gibi hizaya çekebilirler. Zira bizleri inandırdıkları ölüm korkusu insanoğlunun yaşayabileceği en büyük korku durumu. Bizler de dayatılan bu korkunun esirleri olarak yani “Ölümü görüp sıtmaya razı olacaklar olarak” dedikleri her rolü oynama hazır bekleyeceğiz. Yani senaristler belki bir fayda sağlamayı umarken bizlerin bilim ve akıl dışılığı, cehaleti sayesinde birçok yarar birden sağladılar.

Geçmişte yapılan çalışmalar yani HIV, domuz gribi, kuş gribi benzeri çalışmalar kısa filmlerdi. Korona ise verdiğimiz tepki sayesinde uzun film oldu.
Yalnız yazımı noktalarken uyarayım ki film şirketleri önümüzdeki yıllarda dizi çekimine hazırlanıyor. Bizlerse televizyonların başından kalkmayalım, mahalle kahvelerinde ve altın günlerindeki dedikodularla hayatlarımızın gidişine karar verelim, duyduğumuz her şeye inanarak onlara şüpheyle bakmadan ve akıl süzgecimizden geçirmeden inanmaya devam edelim hala. Eh, o zamanda elbette birileri çıkar, bizleri kendi çıkarı doğrultusunda dilediği gibi parmağında oynatır.

Bu yazı 737defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • HUseyin Önel
    2 ay önce
    Belki toplum olarak ne tepki verecegimiz veya nasilhareket edilcegi hususunda bir tecrubemi z olur degilse provakatörler görevini yapiyor figuranlar da baliklama atliyor. Önce düsünmemiz gerek ölümsüzlük varmi yok o zaman herhangi bir sebebten herkes ölecek O zaman panik niye korunmak icin temizlige dikkat etmek yeter. Basbakan menderes te ucak kazasindan sag olarak kurtulmustu.