Hulusi Oran

Hulusi Oran

Kral Çıplak

Karantina Günleri ve Karayılan'ın Hikayesi

20 Mart 2020 - 14:26 - Güncelleme: 23 Mart 2020 - 12:45

Dünyanın pek çok ülkesinden ulusal karantina haberleri gelmeye devam ediyor. Bir anlamda “ulusal mahpusluk” sayılabilecek böyle bir karar, öyle görülüyor ki ülkemizde de yakında ilan edilebilir. Gözle bile göremediğimiz bir yaratık tarafından eve kapanmaya mahkûm edildiğimiz zaman, nasıl vakit geçirmemiz üzerine sosyal medya üzerinden öneriler gelmeye başladı. Kimi seyredilmesi gereken filmleri-dizileri, kimi okunması gereken kitapları, kimi de çeşitli hobileri öneriyor.

Büyük çoğunluğumuz TV’lerde; Survivor’da Kim Kimle Papaz Oluyor, Gelin-Kaynana Mutfakta, En Güzel Makyajı Ben Yaparım, O Gol Ofsayttı benzeri programları tercih edecek ama ben gene de bir umutla (malum umut fakirin ekmeği imiş) size farklı bir öneride bulunacağım. Belki bu yazımı didaktik bulacaksınız ama neyleyim benim de içimde, ilk mesleğim olmasına rağmen yapamadığım bir “öğretmenlik” virüsü var.
İsterseniz önce Nazım Usta’nın bir destan/şiirinden, “Kuvâyi Milliye Destanı”ndan kısa bir alıntı ile önerimin gerekçesini anlatmaya çalışayım.


…..
Karayılan Karayılan olmazdan önce
Antep köylüklerinde ırgattı.
Belki rahatsızdı, belki rahattı,
bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
Boynu yine böyle çöp gibi ince
ve böyle kocaman kafalıydı
Karayılan
Karayılan olmazdan önce.
Düşman Antep’e girince
Antepliler onu
korkusunu saklayan
bir fıstık ağacından
alıp indirdiler.
Altına bir at çekip
eline bir mavzer
verdiler.
……..
Düz ovada bir gül fidanıydı
Karayılan’ın
Karayılan olmazdan önceki siperi.
Bu fidan öyle küçük,
korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
namlıya tek fişek sürmeden
yatıyordu yüzükoyun.
……..
«Karayılan» olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep’i.
Çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar.
Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
Siperi bir gül fidanıydı onun,
gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.
Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al,
dili çataldı.
Birden bir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan devrildi kaldı.
Karayılan
Karayılan olmazdan önce
kara yılanın encâmını görünce
haykırdı avaz avaz
ömrünün ilk düşüncesini .
«İbret al, deli gönlüm,
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
fırlayıp atlayınca ileri
bir dehşet aldı Anteplileri,
seğirttiler peşince.
Düşmanı tepelerde yediler.
Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
bir tarla sıçanı kadar korkak olana:
Karayılan dediler.
,,,,,,

Antep’in işgali sırasındaki Karayılan’ın durumu gibi halimiz. Bir gül fidanının arkasına sığınıp korkularımızla beraber yaşayıp orada kendimizi güvende sanıyoruz.

Gelin bu zorunlu mahpusluğu bugüne kadarkinden farklı bir şekilde değerlendirerek kendimiz için çok daha yararlı bir zamana dönüştürüp, çıkalım bu kandırılmış halimizden.

Bunun için de önereceğim şey aslında çok basit: Kendimize sorular sorup cevap aramaya çalışalım.

Örneğin; mikroskobik bir varlığın, o yarı tanrı görüntülü, kibirlerinden yanlarına yaklaşılamayan yöneticilerden çok daha güçlü çıkarak onlar dahil hepimizi nasıl teslim aldığı üzerine düşünelim.
Bugüne kadar “Tek başıma ben, dünyayı nasıl değiştirebilirim ki?” savunmamıza karşı, bir virüsün sahneye çıkarak, tüm dünyayı nasıl değiştirdiğine kafa yoralım.

O korkusuna esir olmuş Karayılan’ın ileri fırlaması ile Anteplilerin düşmanı nasıl tepelediklerine bakıp kendi yapabileceklerimize yoğunlaşalım biraz.

Doğal ya da değil, karşımıza çıkan bu tehlikenin boyutları hakkında ne kadar doğru bilgi sahibi olduğumuzu düşünelim.
Ardından bu mahpusluk döneminin devamının nereye gidebileceğini, “Bitti!” dediklerinde ve biz dışarı çıktığımızda nasıl bir ülke ve dünya ile karşılaşacağımız üzerine kafa yoralım.
Son on yıldır, bu yılları işaret ederek ‘‘Dünya çapında çok büyük bir ekonomik kriz geliyor.’’ diyen ekonomistlerin öngörülerinin, şimdi bu virüs belası ile birleşince nasıl bir boyuta ulaşabileceğini araştırıp karşı karşıya kalabileceğimiz yeni ve çok büyük bir krize ilişkin ne yapmamız gerektiğini düşünelim. 1929 Ekonomik Bunalımı’nın İkinci Dünya Savaşı’nın yaşanmasındaki etkisini araştıralım.

Ekonominin, siyasetin, kısaca dünyanın, biz eve hapsolmadan önceki durumundan çok farklı bir dünyaya uyanacağımızı görmeye çalışalım.
Bu yeni dünyanın daha özgür mü yoksa daha despotik mi olacağına ilişkin öngörüde bulunalım.



Soralım yöneticilere: Bize dayattıkları korku imparatorluğu içinde, kendi içimize kapanıp korkularımızı, özellikle ölüm korkumuzu daha da büyüterek onlara kayıtsız şartsız teslim olmamızı mı hedefliyorlar?
Bizleri hem sosyal hem de ekonomik olarak diledikleri gibi ve rahat bir biçimde yönetmek ve sömürmek amacıyla, bizler için daha zalim bir dünyayı mı hedefliyorlar? Virüsü bu amaçla mı ürettiler ya da doğal yollardan ortaya çıktıysa bile onu bu amaçları için kullanmayı mı planlıyorlar?

Soralım: Bir aşı bulduk diye ortaya çıktıklarında, bu aşı sadece virüs kapmayı mı önleyecek yoksa doğurganlık oranlarımızdan, sorgulama ve sağlıklı düşünebilme yeteneğimize varana kadar birçok özelliğimizi de etkileyecek mi?

Dünya para sistemine, tüm kontrol ve denetlemeler ellerinde olacak şekilde, yeni bir düzenleme getirecekler mi?

Her birimize ‘bizleri koruma’ bahanesi ile çipler takarak, tüm yaşamımızı kontrol ve denetim altına almayı mı hedefliyorlar?

Benzer sorular soralım ve cevap arayalım.

O zaman göreceğiz ki gerçekler hiç de bize gösterdikleri gibi değilmiş.
Bugüne kadar belki görmedik, göremedik ya da görmezden gelmek işimize geldi ama “Artık yeter!” demenin zamanı gelmedi mi? 
İçimizde var olan korkularımız ve özgüven eksikliğimiz nedeniyle kabullendiğimiz bir dünyayı artık kabul etmeyelim.

Kısaca bizlere dayatılan bir yaşam biçimini değil, geleceğimize ilişkin kararlara bizim de dahil olduğumuz ve bizlerin beklenti ve düşünceleri ile beslenen, hepimizin katkı sunduğu yeni bir dünya kurmanın ilk adımlarını atalım.



Aynen Karayılan gibi...
Ne dersiniz?
Hayali bile çok güzel değil mi?
Neden gerçek olmasın?
 

 

Bu yazı 1682 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 4 Yorum